Der Blaue Reiter - Mavi Atlı Grubu

Ekim 1911’de Wassily Kandinsky ve Franz Marc, Der Blaue Reiter grubunu Münih’te kurmuştur. Onları harekete geçiren iki unsur olmuştur;
“at ve mavi renk”.

Grubun ismi, Marc’ın ve Kandinsky’nin mavi renk sevgisinden gelir. Binici kelimesi ise; 1909’da Kandinksy’nin “ Doğaçlama III / Mavi Atlı ” adlı kompozisyondan gelir. 1912’de yayımlanan, makale ve illüstrasyonları içeren almanak, sanatı, varoluşçu deneyim çerçevesinde kuramsallaştırır. Genel olarak hayvan resimleri yapan Franz Marc; “yaratılışın en saf varlığı hayvan, doğanın devingen güçlerinin, duyumsanarak yaşanan dünyanın simgesidir” der.1 Bu duyumsallığa Kandinsky; “evrensel ruhun nefesi”ni çizmeye çalışarak eşlik eder. Post-empresyonizme eleştirel yaklaşan Mavi Atlı grubu, içsel gerçeklikleri, görünen dünyanın ötesine geçerek ifade etme peşindedir. Sanat sorunlarını ve söyleyemedikleri her şeyi, sanatçılar, almanakta söyleme fırsatı bulur ve her sayıya “sesler” sütunu içinde katkıda bulunur. Almanağın vizyonu, uluslararası olma ilkesini gözetir. Sınırlar ve halklar tanımaz, sanat aracılığıyla insanlığı yüceltir ve bütünlüğe ulaşır.

Mavi Atlı “Yıllığı”, Marc’la   Kandinsky’nin fikirlerini birleştirmekle kalmaz; Friedrich Schiller ve Goethe gibi yazarların, ressam  Delacroix, kimyager  Chevreul, besteci Wagner, filozof  Steiner, sanat  tarihçi W.Worringer’ın  kuramlarını  bir araya getirir.  Mavi Atlı Grubuna, Paul Klee, August Macke, Gabrielle Münter, Alexej Jawlensky, Marianne  von Werefkin, Alfred Kubin, Feininger, Hans Arp, Arnold Schönberg  katılmıştır. 

   Rönesansın  natüralist sanat anlayışında benimsenen kuramlardan en geçerlik kazanan , Aritoteles’in yansıtma kuramı, doğanın  sanat  için model olma,  ilkesine dayanır.  Mimesis Kuramına göre;  “İster doğa isterse toplumsal gerçeklik olsun, gerçekliğin her doğru bilgisinin temelinde, dış dünyanın objektifliğinin, yani onun varlığının insan bilincinden bağımsızlığının onaylanması  bulunur.”2 Mavi Atlı Grubuna göre ise; sanatçının  görevi, gerçeğin özüne inmektir: Başka bir deyişle, doğanın biçimlerini yani görünür dünyayı yansıtmak değildir.

Ezotorik bilgiden, doğu felsefesinden okült gelenekten yararlanıp, bilimin, insanın, doğanın bilinmeyen yönlerini araştırırlar. Teozofik felsefenin de etkileri görülür . Bu dönem tinsel bir uyanış dönemidir. Düşünsel uyanış çağının başlangıcıdır. Kandinsky’nin, renklerin ve formların herhangi bir konuya referansta bulunmadan iletişim kurabileceklerini savunduğu “Über das Geistige in der Kunst” adlı kitabı, soyut akımın yanısıra grubun tinselliğe yaklaşımdaki alt yapısının altını çiziyor gibidir.

Grubun amacı , sanatta, edebiyatta, pozitif bilimlerde çeşitli aşamalarda gerçekleşen uyanışın gelişmelerini ile bu gelişmeleri aydınlatmak için gerekli olguları yansıtmak ve almanakta paylaşıyor olmaktır. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisinin, ,gruptan iki kişinin kaybına sebep olmasıyla, grup sadece üç yıl faaliyet gösterebilmiştir.


1 İPŞİRPĞLU Nazan, Resimde Müziğin Etkisi, s:43 / 2 DIETER Heinrich- W.Iser, Theorien der Kunst, 1987, Frankfurt,s:260

Nezihe Karakaya

Haziran 2017

              Mavi Atlı Almanağı Kapak Görseli                 Çizim: Wassily Kandinsky

              Mavi Atlı Almanağı Kapak Görseli  

              Çizim: Wassily Kandinsky

RESIMDE YENI ARAYIŞLAR VE SOYUT SANAT

   Her dönem sanatta olan gelişmeler, bilimde, felsefede, teknolojide anlayış olarak benzerlikler gösterir. 20 yy. başlarında; Friedrich Nietzsche’nin (1844-1900) varoluşçu akımı, Sigmund  Freud’un (1856-1939) Psiko-analitik kuramıyla insanın içine yönelen çalışmaları; Wassily Kandinsky’nin (1866-1944) sanatını nesnelerden bağımsız, tinsel değer arayışlarıyla soyut resme ulaştırması, Arnold Schoenberg’in (1874-1951) müziğin tonal yapısının yerini, dışavurumcu, birbirinden bağımsız notalarla atonaliteye bıraktığı 12 ton sistemini oluşturması, Albert Einstein’ın (1879-1955) atomu  parçalaması, görelilik kuramı,  Mimar  Le Courbisier’in (1887-1965) antropomorfik (insanbiçimsel) doktrinleri ve  pürist akımı gibi gelişmeleri sayılabilir.
     

   18.yüzyılın estetik meselesi, Kant’tan itibaren, insanın  kendini farketmesi, ifade etmesi, bireyin varoluş ontolojisine dayanır. Bu anlamda bireyin varlığı, kendini ortaya koyuş biçimiyle metafiziksel bir alana yaklaşır. 19.yüzyılda, sanatın doğaya ayna tutma işlevine ve doğanın taklidi olma fikrine karşı duran Modernizmin doğuşuyla, gerçeklik ve temsiliyet kavramları da sorgulanmaya başlanmıştır. 20.yy’ın parçacık fiziği ve Freudyen psikolojisinden haberdar olan Mondrian, Maleviç, Kandinsky gibi sanatçıların , tinsellik arayışıyla vücut bulan soyut resmin ortaya çıkışı 1910’ lardır. Bu sanatçıların betimlemeden uzaklaşan sanat görüşlerinde, Platon’un  antik felsefede, görünür dünyanın gerçekliğine duyduğu şüpheciliğin temelleri yatar. 

     Platon, gerçeğin çıplak gözle görünmediğini savunmuştur. Öznel ifade biçimleri aramaya başlamak, 20yy. sanatçılarının, görünür gerçekliği yansıtma oranına göre ölçüt alınan bir sanata -karşı duruştur. Sanatın sanat için olduğu görüşü de bu gerçeklikten koparılmış anlayıştan doğar. Soyut sanat,  postmodernist bir algıyla betimlenirse, zihnimizdeki bir gerçekliktir ve uygulamada figürsel betimleme yapmadan, renk ve biçimden oluşup temsili görünür gerçeklikten koparır. Kandinsky’nin:  “Soyut sanat aslında yüzeyde gerçekle en ufak  ilgisi olmayan yeni bir dünyayı gerçek dünyanın yanına yerleştirir ” söyleminden de anlayışına dair fikir edinebilir.
Kandinsky sanatı artık duyularımızla algıladığımız bir gerçekliğin, doğanın tasviri değil; sanata konu olan biçimselliğin daha çok  iç-dünyamızı ifade etmesi olarak görür. Yine soyut çalışan  sanatçı Jawlensky: “Sanatçı,  kendi ben dünyasında sahip olduğu şeyi ifade eder,  yoksa gözleri ile gördüğü şeyleri değil. ” der. 

     Kurallar sistemi içinde olan bir müzik yapmayı, tutucu ve yozlaşmış bir toplumla mücadele etmeye benzeten Schoenberg, müzikte sınırları çözmenin ruh ve dünya, ahlak ve toplum, insan ve doğa kurallarının simgeleri olduğunu düşünür. Temsiliyetten kopuş, Görsel Sanatlar bağlamında ; doğaya ayna tutma fikrini reddeden bir dizi akımla sonuçlanmıştır. Empresyonizm, kübizm, konstrüktivizm, ekspresyonizm gibi.. Bu akımlar, modern  sanatçıların daha öznel ,yeni  ifade arayışlarının karşılığıdır.
Nesnesiz , sesle var olan  müzik, elbette forma  ihtiyaç duymayan , renk ve çizgi dilinde de karşılık bulabilecektir.


Nezihe Karakaya
Mayıs 2017
 

F.Kupka, Fugue in two colors, 1912

F.Kupka, Fugue in two colors, 1912

Şamas In ışığına davet

Evet ... Superman, insanüstü güçlü,  insanlığa aşık , sadık ,erdemli özelliklerle donatılmış yüce bir çizgi roman kahramanı. Marvel  sağolsun  binlerce kez senaryoyu tekrar tekrar bize pişirdi sundu, bizde afiyetle yedik.  Hayran kaldık tanrılaştırılmış insana. Güçlü Amerikan ikonuna, imajına.  Her an peşimizden  bizi kötülüklerden korumak için koşan bu tanrı-insana.. Yetmez gibi şu an gösterimde olan Superman odaklı filmin,  görsel dilinden , efektinden de çok etkilendim. E, Batman, Wonder Woman eşlikli konuyu çizgi filmlerinden , çizgi romanlarından tanıyoruz !  Filmde Yeni olarak keşfedilmek üzere, sinematografisi , Hans 'ın müthiş müzikleri ve her türlü  tasarım öğeleri  gibi sinemasal unsurlar kalıyor. 

Bilim kurgu ve mitoloji içerikli kurgusal filmlerin  kahramanlarının , çizgi filmi , çizgi romanı  ve  ticari her tür ürünü  bulunuyor.  Bu denli donanımlı ve çok yönlü  görsel medya sunumunun yanı sıra  ,etrafımız kahramanlarla özdeşleşmek ve onları daha da içselleştirmek için ihtiyaca yönelik ürün seçeneği de dolu. Ben ise  her seferinde sabırsız  bir burukluk hissediyorum. Aklımda  bir isyan ; Yunan mitolojisinden önce Mezopotamya mitolojisi vardı , diye hayıflanıyor.. E tabi ,tanınırlıklarına göre karar vermemeli.  Çünkü bir karanlık  çökmüş Anu'ya. (Anu: sümer gök tanrısı) . Enki ise küsmüş  olmalı ( Enki: sümer bilgelik tanrısı) .  Şamas'ın da (güneşin)  aydınlatmasıyla;  etrafımızda nereye baksam , gördüğüm: bu toprakların, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış olduğu: Anadolu'da ,Hititler, Frigler,  Urartular, Lidyalılar, Fenikeliler;  Mezopotamya'da  Sümerler, Asurlular , Babiller ,Akadlar, Elamlar ... gibi gelişmiş uygarlıklar... Bir çok kahramanımız , ikonik tanrılarımız, mitolojik kahramanlarımız var.  Düşünürlerimiz , felsefemiz , yaşam kültürümüz , tarihimiz var...  Aklıma düşen soru-lar silsilesi ;  Neden özgün - kültürel sesimizi yükseltemiyoruz ? Neden bu kadar bihaberiz kendimizden?  Nasıl da özenmeye  bu denli  açığız ? Nasıl farkına varamıyoruz köklü değerlerimizin? Neden? Nasıl ? Niçin ....

Şahsen , en sevdiğim destanlardan biri olan,  Gılgamış - Uruk Aslanı 'dır ; bilinen en eski edebi eserlerden... Akad dilinde,  çivi yazısıyla  tabletlere yazılmıştır. Ebedi hayat arayışını konu alır. İnsanın tanrılaşma arzusunu.  Gılgamış ; alevler saçarak kuyruklu yıldızları kovalar . Ölümsüzlük otunu bulan Ziusudra'yı -Utnapiştim'i  bulmaya Mutlular Adası'na gider. Sedir  ağaçları ormanına... Güneş Dehlizine... Tüm bu betimlemeler , beynimde bir film  vahasına dönüşüyor. Büyüleniyorum aklımın içinde izlediğim filmden. Serap olarak kalmasın tabi, resimlerini yapmak istiyorum hemen.  Hem filme dökmek için de en iyi  yöntemlerdendir görselleştirmek! Vücut buldurmak; sonunda da canlandırmak...

Beyt Nahrin'e doğru yola çıktım; düşsel gezintilerin ihtirası içinde.   " Kozmik  Dağın  Kraliçesi "  Ninhursag  sesleniyor.  Doğduğum gündür 7, Ben de bu sebeple  Babil  Zigguratı' nın 7.katına  çıkmaya niyetlendim.   Sırtıma yükledim kepeneğimi , hayal gücümün  dörtnala koşması için  çayır çimen keşfediyorum . Felsefe toplayıp  Öykü biriktiriyorum .  Biriktirdikçe resmedip resmedip paylaşacağım... 

Günleriniz Şamas , geceleriniz Sin aydınlığında olsun.

Nezihe Karakaya

 

Yes Supermanis a supreme comic's charecter who is soo handsome , supernatural strong , wise,  in love with mankind and loyal.
Thanks to Marvel ,the scenariois being cooked and served to us  heaps of times and we ate with real pleasure .  We hold in esteem and  amazed  justifiably  To divinized-human. But i  want to make an attention  call  for native heroes to rise up... 

gılgamesh

gılgamesh

Şamas In ışığına davet

Evet ... Superman, insanüstü güçlü,  insanlığa aşık , sadık ,erdemli özelliklerle donatılmış yüce bir çizgi roman kahramanı. Marvel  sağolsun  binlerce kez senaryoyu tekrar tekrar bize pişirdi sundu, bizde afiyetle yedik.  Hayran kaldık tanrılaştırılmış insana. Güçlü Amerikan ikonuna, imajına.  Her an peşimizden  bizi kötülüklerden korumak için koşan bu tanrı-insana.. Yetmez gibi şu an gösterimde olan Superman odaklı filmin,  görsel dilinden , efektinden de çok etkilendim. E, Batman, Wonder Woman eşlikli konuyu çizgi filmlerinden , çizgi romanlarından tanıyoruz !  Filmde Yeni olarak keşfedilmek üzere, sinematografisi , Hans 'ın müthiş müzikleri ve her türlü  tasarım öğeleri  gibi sinemasal unsurlar kalıyor. 

Bilim kurgu ve mitoloji içerikli kurgusal filmlerin  kahramanlarının , çizgi filmi , çizgi romanı  ve  ticari her tür ürünü  bulunuyor.  Bu denli donanımlı ve çok yönlü  görsel medya sunumunun yanı sıra  ,etrafımız kahramanlarla özdeşleşmek ve onları daha da içselleştirmek için ihtiyaca yönelik ürün seçeneği de dolu. Ben ise  her seferinde sabırsız  bir burukluk hissediyorum. Aklımda  bir isyan ; Yunan mitolojisinden önce Mezopotamya mitolojisi vardı , diye hayıflanıyor.. E tabi ,tanınırlıklarına göre karar vermemeli.  Çünkü bir karanlık  çökmüş Anu'ya. (Anu: sümer gök tanrısı) . Enki ise küsmüş  olmalı ( Enki: sümer bilgelik tanrısı) .  Şamas'ın da (güneşin)  aydınlatmasıyla;  etrafımızda nereye baksam , gördüğüm: bu toprakların, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış olduğu: Anadolu'da ,Hititler, Frigler,  Urartular, Lidyalılar, Fenikeliler;  Mezopotamya'da  Sümerler, Asurlular , Babiller ,Akadlar, Elamlar ... gibi gelişmiş uygarlıklar... Bir çok kahramanımız , ikonik tanrılarımız, mitolojik kahramanlarımız var.  Düşünürlerimiz , felsefemiz , yaşam kültürümüz , tarihimiz var...  Aklıma düşen soru-lar silsilesi ;  Neden özgün - kültürel sesimizi yükseltemiyoruz ? Neden bu kadar bihaberiz kendimizden?  Nasıl da özenmeye  bu denli  açığız ? Nasıl farkına varamıyoruz köklü değerlerimizin? Neden? Nasıl ? Niçin ....

Şahsen , en sevdiğim destanlardan biri olan,  Gılgamış - Uruk Aslanı 'dır ; bilinen en eski edebi eserlerden... Akad dilinde,  çivi yazısıyla  tabletlere yazılmıştır. Ebedi hayat arayışını konu alır. İnsanın tanrılaşma arzusunu.  Gılgamış ; alevler saçarak kuyruklu yıldızları kovalar . Ölümsüzlük otunu bulan Ziusudra'yı -Utnapiştim'i  bulmaya Mutlular Adası'na gider. Sedir  ağaçları ormanına... Güneş Dehlizine... Tüm bu betimlemeler , beynimde bir film  vahasına dönüşüyor. Büyüleniyorum aklımın içinde izlediğim filmden. Serap olarak kalmasın tabi, resimlerini yapmak istiyorum hemen.  Hem filme dökmek için de en iyi  yöntemlerdendir görselleştirmek! Vücut buldurmak; sonunda da canlandırmak...

Beyt Nahrin'e doğru yola çıktım; düşsel gezintilerin ihtirası içinde.   " Kozmik  Dağın  Kraliçesi "  Ninhursag  sesleniyor.  Doğduğum gündür 7, Ben de bu sebeple  Babil  Zigguratı' nın 7.katına  çıkmaya niyetlendim.   Sırtıma yükledim kepeneğimi , hayal gücümün  dörtnala koşması için  çayır çimen keşfediyorum . Felsefe toplayıp  Öykü biriktiriyorum .  Biriktirdikçe resmedip resmedip paylaşacağım... 

Günleriniz Şamas , geceleriniz Sin aydınlığında olsun.

Nezihe Karakaya

 

Yes Supermanis a supreme comic's charecter who is soo handsome , supernatural strong , wise,  in love with mankind and loyal.
Thanks to Marvel ,the scenariois being cooked and served to us  heaps of times and we ate with real pleasure .  We hold in esteem and  amazed  justifiably  To divinized-human. But i  want to make an attention  call  for native heroes to rise up... 

gılgamesh

gılgamesh

Disiplinlerarası Sanat Nedir?

         Tarihsel süreci içerisinde sayısız tanımlamalarla karşımıza çıkan sanatın, insanın toplumsal yaşamı ile var olduğu düşünülür ve toplumsal yaşamı oluşturan tüm oluşumlar, yapılar ve değerler ile sanat olgusu oldukça yoğun bir ilişki ve etkileşim içerisindedir. Plastik sanatlar içerisinde yer alan disiplinlerin birbirleri ve diğer sanat alanları ile yaşadıkları disiplinlerarası ilişki ve etkileşim sonucunda katı sınırlar ortadan kalkmaya başlamıştır. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan sanat akımlarında disiplinlerarası yaklaşımın oldukça ön plana çıktığı görülmektedir. 1

 

1960  ve  70’lerde  üretilen  önemli   sanat   yapıtlarının,  yalnızca biçimciliğe  bir  tepki  olmayıp  minimalistlerin,  yeni-dadacıların, Pop  sanatçıların  sanata  ilişkin   kabul  edilmiş   önermeleri  sorgulama  eğilimlerinin de bir  devamı  olduğu  görülür.  Eylemler (actions) , yoksul  sanat (arte povera) vücut  sanatı ( body art), kavramsal  sanat  (conceptual art) , yeryüzü s anatı ( earth art), fluxus, oluşumlar (happenings) ,Gösteri Sanatı ( Performance art),  süreç  sanatı  (process art), başlıkları, yalnızca  resim  ve heykele karşı  alternatif   teknik  ve  malzemeler  bulmakla  kalmamış, bir yandan gelecek kuşaklar  için  sanatçının  ve izleyicinin  rolü  ile  sanat nesnesinin  statüsünü  yeniden  biçimlendirirken, bir yandan da sanat tanımını  genişletmiştir. Türkiye de dahil olmak üzere bütün dünyada ,bilgi çağına geçişte merkez/çevre diyaloğuna ayak uyduran genç  kuşaklar için bir anlam ifade etmektedir.

1980’lerin  genç  kuşak  sanatçıları  bu dönemi bir bütün olarak algılama eğilimindedirler. Bu bütüncül bakış  açısı  içinde dönemin   sanatçılarının gerçekleştirdiği yapıtların hedefleri öyledir :

 

*güçlü  sanat kurumlarının  varsayımlarını  yıkmak

*sanat  nesnesinin önemini ve sanatın alınan-satılan bir mal olması  düşüncesini  azaltmak

* algılma sınırlarını sorgulamak

* imge ve dil arasındaki ilişkileri irdelemek

*sanat kavramını  estetikten ayırmak

*süreç/ürün ilişkisini sorgulamak

* galeri /müze / sanat dergisi sistemine bir alternatif geliştirerek, sanat  yapıtlarını  yaygınlaştırmak için yeni yollar bulmak

*sanatyapıtı, sanatçı  ve izleyici arasındaki ilişkileri yeniden yapılandırmak. 2

 

"1 "(Anadolu Üniversitesi,  Tez Konusu: Plastik sanatlarda disiplinlerarası etkileşimler ve seramik sanatına yansıması Hazırlayan: Veysel Özel Yer / Tarih: Eskişehir/2007)

"2" (Sanatta Alternatif  Arayışlar , Nancy Atakan)

"Zen for Head",  Paik's  Interpretation  ofLaMonte  Young's  composition,  "1960   #10", performed   at  Städtisches  Museum  Wiesbaden,  August  1962 Domatessuyu,  mürekkep,kağıt, Fluxus Uluslararası  en yeniMüzikŞenliği

"Zen for Head",  Paik's  Interpretation  ofLaMonte  Young's  composition,  "1960   #10", performed   at  Städtisches  Museum  Wiesbaden,  August  1962

Domatessuyu,  mürekkep,kağıt,

Fluxus Uluslararası  en yeniMüzikŞenliği

sanat tarihinden notlar...

Atina Okulu - Raffaello    

 1 & 2) İlk iki figür Klasik Yunan Felsefesinin iki çok önemli karakteri Platon ve Aristoteles'tir. Platon yaşlı görünümlü, çıplak ayaklı bir bilge görüntüsünde resmedilmişken; öğrencisi Aristoteles, Platon'dan bir adım daha önde resmedilmiş ve iyi giyimli, olgun bir adam olarak gösterilmiştir
3) Zeytin yeşili tunik içinde görülen bilgin Sokrates'tir. Sokrates'in hemen yanında dinleyicilerine felsefesini açıklayan el işaretleri yaparken görürüz.
4) Resmin sağ alt kısmında yer alan figür Pisagor'u temsil etmektedir.
5) Merdivenlerin hemen ucunda masasına dayanmış düşünen adam Heraklit'tir. Bu figürün özellikle Michelangelo'dan esinlenilerek oluşturulduğu düşünülmektedir. Raffaello'nun Papalık Odaları'nı boyadığı dönemde Michelangelo da hemen yakındaki Sistin Şapeli tavanı üzerinde çalışmaktadır
6) Merdivenlere gelişigüzel uzanmış elindekini inceleyen kişi Diyojen'dir. Bilindiği üzere Diyojen Atina sokaklarında içinde yaşadığı bir fıçıdan başka bir varlığa sahip değildir;
7) Eserde tam solda yer alan Pisagor'un tam sağdaki dengeleyici figürü Öklid'dir.
8 & 9) Bu iki figür Zerdüşt "Zoroaster" ve Batlamyus'u "Ptolemy" simgelemektedir. Zerdüşt gökyüzü (astronomi) ile, Batlamyus ise yerbilimleri (coğrafya) ile ilgilenmiştir.
10) Protogenes (Il Sodoma, Perugino veya Timoteo Viti)
11) Apelles, Antik Yunan ressamı (Raphael'in kendi portresinin görüntüsündedir ve resimde seyirciye doğru bakan tek figürdür)
12) Plotinus (ünlü heykeltıraş Donatello'dan esinlenerek resmedildiği düşünülmektedir)
13) Aeschines veya Xenophon
14)  Antisthenes, Xenophon veya Timon
15) Alcibiades veya Büyük İskender
16) Citium'un Zenosu         17) Epicurus        18) Boethius, Anaximander veya Empedocles
19) Averroes
20) Hypathia - İskenderiye'de felsefe, matematik ve astronomi profesörü olan Hypathia, resimdeki tek kadın figürdür.
21) Parmenides
Eserin en çarpıcı noktası Rönesans'ın çıkış noktalarından biri olan Klasik Yunan Felsefe/Bilim/Sanat'ına dair birçok önemli ismi/kavramı bir araya getirmedeki başarıdır.

http://sanatabasla.blogspot.com.tr/

The School of Athens - Raffaello

20yy. akımlarından Darmstadt Dönemi , Total Seriyalizm Ve 20yy.Koreograf - Dansçılarından Merce Cunningham

“Darmstadt Dönemi”nde   “Belirlenmemişlik”

DarmstadtEkolü

2.Dünya Savaşının ardından ,1946’da Almanya’nın  Darmstadt kentinde, “Uluslararası Yeni  Müzik” yaz kursu adıyla  Wolfgang Steinecketarafından yaz kursu düzenlenmeye başlandı. Seriyalizm akımının son gelişmelerini öğrenmek için dünyanın dört bir yanından genç besteciler  Darmstadt’a geliyordu. Ders verenlerden biri olan Stockhausen  ,1953’ten 1970’lerin başına kadar , Boulez ise  1955’ten 1960’ların ortalarına kadar ders vermeyi sürdürdü. 1

Stockhausen , Boulez ve öbür dizisel kompozitörler, “müzik olayları ne ölçüde önceden- kararlaştırılmış iseler, dinleyicinin de, onları o denli raslamsal bir karakterde algıladığı ” görüşünü  benimsemişlerdi. 2

 

  Pierre boulez, Bruno Maderna, Karlheinz Stockhausen

 

“Tüm-dizisellik” (total seralism)  kavramı, kompozitörün her yönden planlanmış bir yaklaşımla çalışmasına dayanır. Dinamik ritim, algılama, artikülasyon  gibi müziğin diğer parametrelerine de uygulanmış, belirlenmiş bir müzik anlayışıdır. 1950’lerde ortaya çıkıyor. Hiyerarşiyi ortadan  kaldırıyor. Uyumsuz sesleri özgürleştiriyor. Böylece dizonans değişiyor.

 “Belirlenmemişlik”te ise, kompozitörün  sistematik  müdahalelerden mümkün olduğu ölçüde kaçınması söz konusudur. Yani, bu iki yaklaşım birbirinin tam karşıtı olarak ortaya çıkmıştır. Ama gerçeğe bakıldığında, ikisininde aynı sonucu verdiği görülmektedir. “ 3

1920’lerde  Schönberg ve Webern , geçmişten arınmış geleneksel ve kültürel  öğelerden tümüyle arınmış adımı , çok sağlam biçimde atmışlardı. Fransız besteci Pierre Boulez (1925), yalnız notalar değil, müziğin bütün parametreleri  12 ton sisteminin dizisel örgütlenmesine tabi olmalıydı, der.

 Webern müzikal doku ve orkestrasyon anlamında ilk adımları atmıştı. Matematiksel tabloya dayalı işler yapıyordu. Diyagram ve anagram kullanıyordu. Anagram ; edebiyatta bir söcüğün harflerinin değişik düzenle başka bir sözcüğü oluşturmasıdır. Bu noktadan itibaren ,ritim, doku, gürlükler, notalar dahil, bütün parametreleri dizisel örgütlenme kurallarına göre düzenlediği total seriyalizm gelişmeye başladı. 4

 “ Cage, New York’a dönmeden önce Paris’te birkaç ay geçirdi ve hazırlanmış piyano için Sonatas and Interludes (1946-8) adlı eserini 7 haziranda  Messiaen’in sınıfında icra etti ve Boulez, Cage’in son makalesi olan ‘Forerunners  of  Modern Music’te tanımladığı  sesin dört parametresi olan ‘süreklilik, genişlik, frekans ve tını’yı bir akşam toplantısındaki bir konuşmasında, referans eder. Cage “total seryalizm”in organizasyonun temelini oluşturan şeyin bu dört parametre olduğunu ortaya koydu, total seriyalizmin bir diğer esaslı özelliği olan kompozisyona ait algoritmi kurdu. Cage’in ritmik orantısının temeli Boulez’in karışık planlı motiflerinden daha açıktı. 12 nota temelinin sağlamlaşmasını sağlayan  Cage’in  öne sürdüğü bu dört parametre, otomatik çalışan bir yapıydı. “  5

1950’li yılları saran total Seriyalizmin  ömrü pek uzun sürmedi. Bu sistem Schönberg’in 12 ton sisteminden, Webern’in  Seriyalizminden daha karmaşık ve sıkı kurallar içeriyordu. Total seriyalizm sisteminin örgütlü yapısı, müziğin bütün parametrelerini  önceden belirliyordu ve artık farlı bir sonuş beklemek mümkün olmuyordu. Total seriyalizm sadeleşmeye başlamıştı,yine seriyel ; yani 12 sesin kromatik kullanımının geçerli olduğu “serbest 12 ton” müzik yapılanması ortaya çıktı. 6

Karlheinz Stockhausen                                                                                             

(d. 22 Ağustos 1928, Modrath, Almanya – ö. 5 Aralık 2007, Kurten,Almanya)

Yedi parçadan oluşan Licht (ışık) Stockhausen’in 1977’de yazmaya başladığı ve tahminen 2004’te 76 yaşında bitireceği 7 operalık bir çevrimdir. LİCHT’in temel dizgesi öyle soyut, öyle geneldir ki, bu formülle herhangi bir oluşum veya müzik  yapabilirim der, Stockhausen. Formül, malzeme değil , genetik kod gibidir, o zaman da çok farklı türlerin organik yapıları bu formülden çıkabilir,  bir görev sadece insani bir iş değil, tinsel bir çağrıdır,der. 24 saatten  fazla süren bir müzik, yedili, Stockhausen’in  yapıtlarının süresini giderek açıkça uzatma eğilimine yanıt veriyor. Sonsuz bir sarmal gibi. Licht’teki her opera, haftanın bir gününe denk geliyor ve anlambilim eski çağlardan gelen Almanca etimolojisiyle ilişkili. Örneğin Montag ( Monday) ay’ın (Almanca Mond), kadının, Havva’nın - ilk kadın örneği - doğurganlığın, çocukluğun  günüdür. Stochausen’in 1977’den beri bestelediği yapıtların çoğu özerktir.  Müzik , bizim evrenden, makro  kozmostan, mikro kozmostan  bildiğimiz ve öğrendiğimiz  şeylerin müziksel kompozisyonlar  biçiminde  sunulmasına doğru yöneliyor daha çok… 7

Örnek: ZYKLUS for percussionist, Haydn için Cadenza

   Karlheinz Stockhausen, Haydn’in Trompet Konçertosu için Cadenzalar ,albüm kapağı 

Koreograf:   Merce Cunningham

ABD’li koreograf  ve dansçdır. 50 yıldan daha fazla bir süre boyunca avangart düşüncesini paylaşmıştır. Çok genç  yaşta dansla  ilgilenmeye başlayan sanatçı,  öğrenimini   Seattle’daki Cornish College of the Arts’ta tamamladı   ve orada 1939 yılında besteci John Cage ile tanıştı.8

Cage, 1936-38 arası Seattle’da öğretmenlik yapan Cage, bu dönemde koreograf Merce Cumingham için yalnızca vurmalı çalgıları kullanarak yazdığı bale müziği, yenilik arayışlarının ilk denemesi sayılır.9

 Nisan 1944’te NewYork’a  taşınmasıyla  gelişen  arkadaşlıkları  ve  meslektaşlıkları  Cage’in  ölümüne dek  sürdü. Cunningham,  çok küçük bölümlere  ayırdığı sahnenin  kullanımında  tüm hiyerarşi düşüncesini yıktı  ve  böylece  seyircinin alışılmış  algılama  düzenini  değiştirdi.  

Koreografilerinde tercih  ettiği  Estetik ;

 Merce  Cunningham‘ın koreografilerinde sahnedeki her nokta eşit önemdedir. Gösteriyi  izlerken  birdenfazla  noktaya  ekspoze oluruz. Böylece  bize bakış  açımızı seçme  şansı  verir. Merce’in   cinsiyetsiz bir hareket  dağarcığı  vardır. Nötr  suratlar, ifadesiz   beden  kullanımı tercih  edilir.  Düetlerde azda olsa geleneksel  kadın-erkek  rolü  görsek de,  kostüm  tasarımları , cinsiyetsizlik  üzerinedir. Örneğin;  “4 points in space “ işi ,  iyi bir perspektif  işidir. Çok merkezli sahne  kullanımı  vardır. Kadrajlama  üzerine  kurgulanmış  bir  estetiktir.  Sahne  uzamını, demokratik  olması  anlamında çok merkezli  kullanır.  Dansçıların   hareketsel   tercihlerindeki  kaliteleri  formalist,  nesnelcidir. Yani koreografide  dansçılar, hareketi   sadece  hareket için yaparlar. Bu  nedenle  uzamın, mekansızlığa  dair çağrışımını  kuvvetlendirmek için   tek renkten oluşan  bir sahne  kurgulanmıştır.   Bunun için mavi renk tercih edilmiştir.

Notlar

1        ( çoksesli müziğin tarihi/20yy. / sf.262)

2        BRINDLE Reginald Smith, The New Music: the avant-garde since 1945, Oxford University Press, 1987

3        http://www.sanattasarim.com/haberdetay.asp?bolum=51&uyeid=5

4        Çok sesli müziğin tarihi / 20yy. / 263)

5        http://www.sanattasarim.com/haberdetay.asp?bolum=51&uyeid=5

6         çoksesli müziğin tarihi/20yy. / sf.265

7        Dergi/ Sanat dünyamız /sayı 79 /ses,tını,gürültü / Stockhausen’le yüzyüze

8        http://tr.wikipedia.org/wiki/Merce_Cunningham

9          http://www.artfulliving.com.tr/detay/sessizligin-filozofu-100-yasinda7-bolumde-bir-john-cage-sozlugu

Kaynakça

·         Çok sesli müziğin tarihi,ders notları

·         Sanat Dünyamız/üç aylık kültür sanat dergisi /Sayı 79 / Bahar 2001

·         The New Music : Avantt-Garde since 1945 / Reginald Smith Brindle

·         http://tr.wikipedia.org/wiki/Merce_Cunningham

·         http://www.artfulliving.com.tr/detay/sessizligin-filozofu-100-yasinda7-bolumde-bir-john-cage-sozlugu

 

 

 

 

carl jung on the self which can bear no self-deception

Carl Jung on the Self which can bear no Self-Deception

"Only now did I gradually come to what the mandala really is:

"Formation, transformation, the eternal mind's eternal recreation." And that is the self, the wholeness of the personality; which, when everything is well, is harmonious, but which can bear no self-deception. My mandala images were cryptograms on the state of my self, which were delivered to me each day. ~Carl Jung, Memories Dreams and Reflections, Page 121 [as cited in The Red Book; Footnote 136.]

Carl Jung calls the totality of our being the ‘self’. The self includes the conscious and the unconscious. This is represented by the ‘ego’ and the ‘superordinate’ aspects. Jung says:

“I usually describe the supraordinate personality as the “self,” thus making a sharp distinction between the ego, which, as is well known, extends only as far as the conscious mind, and the whole the personality, which includes the unconscious as well as the conscious component. The ego is thus related to the self as part to whole. To that extent the self is supraordinate.” (Carl Jung, CW 9i, para. 314-315)

Now this is rather amazing: Jung says that the self is felt (empirically) as an object not as a subject. He says:

“Moreover, the self is felt empirically not as subject but as object, and this by reason of its unconscious component, which can only come to consciousness indirectly, by way of projection.” (ibid)

This implies that we have some distance from our ‘self’. It is the object of our contemplation. It is not necessary directly accessible or subjectively experienced (at least in the beginning of our journey).  Instead, it is the aspect of our being that we have to get to know through contemplation, imagination, dreaming. To discover the self is to know it as it appears to us through archetypal images emanating from the unconscious. Jung says:

“Because of its unconscious component the self is so far removed from the conscious mind that it can only be partially expressed by human figures; the other part of it has to be expressed by objective, abstract symbols. The human figures are father and son, mother and daughter, king and queen, god and goddess. Theriomorphic symbols are the dragon, snake, elephant, lion, bear, and other powerful animals, or again the spider, crab, butterfly, beetle, worm, etc. Plant symbols are generally flowers (lotus and rose). These lead on to geometrical figures like the circle, the sphere, the square, the quaternity, the clock, the firmament, and so on.” (ibid)

http://jungiangenealogy.weebly.com/